21. Yüzyılın Jön Türkleri

“Vatan bildiğimiz bu ülkeden gitmeli miyiz ?”

21. yüzyılın entelektüel Türk milliyetçilerinin kafasında, zamanında 20. yüzyılın entelektüel Türk milliyetçilerinin de kafasını çokça meşgul etmiş olan bu soru var.

Geçtiğimiz yüzyılda yaşamış büyüklerimizin -yani birinci kuşak Jön Türklerin- bu konudaki deneyimleri, bize -yani ikinci kuşak Jön Türklere- bugünümüzle ilgili karar verirken çok yardımcı olacak.

Türk milliyetçileri, milleti yoksulluğa ve diktaya mahkum eden baskıcı yönetimlere karşı ilk refah ve özgürlük mücadelelerini bundan yaklaşık 150 yıl önce Sultan 2.Abdülhamit Han’a karşı başlattılar.

Sınırsız bir güçle devletin her türlü organını kullanarak kendince haklı gerekçelerle onları baltalamaya çalışan yıpranmış, yorgun, yaşlı ve despot bir sultana karşı ilk kuşaktakiler; -bugün ikinci kuşağın da sahip olduğu- iyi eğitimli ve genç olma avantajlarını büyük bir başarıyla kullandılar.

Gazeteleri ardı ardına kapatılmasına rağmen yılmadan; usanmadan düşüncelerini anlatacak gayreti bulmalarını gençlik dinamizmlerine, yazdıkları ve söyledikleriyle çevrelerindeki insanları aydınlatabilmelerini ise aldıkları kaliteli eğitime borçluydular.

Yüzlercesi Sultan Abdülhamit yönetimi tarafından hapislere atıldı, işkenceler gördü, sürgünlere yollandı. Onlar, bizim şu an yaşadığımızdan çok daha ağır baskılara 30 yıl boyunca maruz kaldılar.

Nitekim bu baskılar sonucunda başta Doktor Nazım Bey gibi hareketin öncüsü ve simgesi olmuş büyük vatanseverler olmak üzere yüzlerce Jön Türk yurt dışına çıktılar ve mücadelelerini oradan sürdürdüler.

Başlarda dışarıdan özgürce yaptıkları yayınlarla içeriye sağladıkları ekonomik, motivasyonel ve düşünsel destek asla göz ardı edilemez olsa da zaman geçtikçe yurt dışındakilerin mücadeleye olan etki ve katkıları oldukça azaldı.

Öyle ki bir yerden sonra dışarıdakilerin meseleye etkisi yalnızca simgeselleşti ve düşünsel ve örgütsel mücadelenin neredeyse tamamı içeridekiler tarafından yapılmaya başlandı.

Bu, dışarıdakilerin mücadeleyi savsaklamasından kaynaklanmadı. Hatta tersine, zaman geçtikçe dışarıdakiler mücadeleye daha da çok sarıldılar. Buna rağmen insanlarla doğrudan sosyal etkileşime giremedikleri için bu “yerleşik sosyal düzeni değiştirme davası”na katkıları sınırlı oldu.

Kısaca değindiğim bu tarihi deneyimimizle de sabittir ki bir toplumsal sistemi değiştirebilmenin en etkili yolu o sistemin çalıştığı toplumsal yapının doğrudan içinde bulunmaktır.

Her bir aydın Türk milliyetçisi, doğduğu karanlık odayı aydınlatmak isteyen birer lamba gibidir. Bir odayı kapının dışından aydınlatmaya çalışan bir lambanın etkisi nasıl sınırlı olacaksa, koca bir memleketi binlerce kilometre öteden aydınlatmaya çalışan Türk entelektüelinin etkisi de maalesef o kadar sınırlı olacaktır.

Er geç başarıya ulaşacak olan Türk özgürlük mücadelesinin sonunda içerideki Talat’lar, Enver’ler ve Gökalp’ler de hürriyet kahramanı olarak anılır; dışarıdaki Doktor Nazım’lar, Bahattin Şakir’ler ve Tunalı Hilmi’ler de.

Ancak bazılarının adını yüz binler bilirken bazılarının adını yalnızca bir avuç insan bilir. İstisnalar dışında aradaki farkı mücadeleyi nerede verdiğiniz belirler…

Yorum bırakın