Genç Türk Kadınlarının Gözünden Türkiye’de Kadın Hakları Mücadelesi

Geçmişten Bugüne Kadının Türk Toplumundaki Konumu

Her akşam haber bültenlerinde, 30 saniyelik bir haberde öldürülen kadınlarımızı izliyor, ertesi gün ise unutup hayatımıza devam ediyoruz. Peki sıradaki kurbanın bizim ya da yakın çevremizden birinin olmayacağı ne malum? Günümüz Türkiye’sinde kadınlara gereken önem verilmiyor. Peki bu tarih boyunca böyle miydi?
Eskiden Avrupa’da ve Orta Doğu’da kadınlar bir eşya muamelesi görürken, Türklerde kadın baş tacıydı. Hayatın her alanında yer alırlardı. Türklerin bereket kaynağı olarak gördüğü kadınların önünde hanlar, hakanlar saygıdan diz çökerdi.

Kadın sürekli erkeğin yanındaydı. Onun güç ve ilham kaynağıydı. Erkek, kadın yanında olmadan hareket etmezdi. Kurultay kurulduğunda Hatun Kağan’ın arkasında değil, yanında yer alırdı; siyasi ve idari alanda görüşlerini beyan ederdi. Hatta Türk töresinde Kağan’ın kararı, Hatun’u onay vermedikçe geçerli sayılmazdı.

Kadının böylesine kutsal görüldüğü bir törede, kadının dövülüp hor görülmesi gibi bir durum söz konusu olamazdı. Kadının günümüzde olduğu gibi, eve mahkûm edilmek istenmesi ya da çalışan kadınların erkek meslektaşları tarafından küçümsenmesi yerine; kılıç tutma, ok atma, güreş tutma, ata binme, gerektiğinde savaşa katılma, ozanlık ve bilgelik gibi özelliklere sahip olması beklenirdi.

Türk destanlarında da kadın önemli bir konumdaydı. Dede Korkut Hikâyelerinde geçen kadın kahramanlar yiğittir, merttir, korkusuzdur.

Batılıların ve Arapların aksine ev ve tüm servet, iki eşin de ortak malı kabul edildiği için erkeğin öldüğü durumda bunların üzerinde kullanım hakkı kadına geçerdi. Bu durum, yönetimde de geçerliydi. Bir devlette Kağan öldükten sonra tahta, kuta sahip olan Türk hatunu geçerdi.

Orta Çağ’ın en büyük gezgini olan İbn-i Battuta, seyahatnamesinde şu satırlara yer vermektedir: ‘’Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki, o da Türklerin kadınlarına gösterdiği hürmet. Burada kadınların derecesi ve hürmeti çok üstündür.’’ O dönemde Türkler kadar kadınlarına önem veren başka bir millet yoktu. Ne kendisini medeniyetin beşiği olarak tanımlayan Çin ne Arap Yarımadası ne de Avrupa. Tam tersi bir şekilde onların gözünde kadın, köle sınıfındaydı.

Güzelliğiyle ve cesaretiyle adından söz ettiren Türk kadınlarının bir diğer özelliği de ahlaki temizliğidir. 13. yüzyılda Türk toplumlarını dolaşan İtalyan gezgin Marco Polo’ya göre; “Türk kadınları tüm dünyadaki en temiz, en ahlaklı kadınlardır.”

Kadınlara yönelik olan suçlar da en ağır şekilde cezalandırılır, affedilmesi gibi bir şey söz konusu olamazdı. Tecavüze uğrayan kadın ayıplanmaz ve toplumdan dışlanmaz, aksine ona sahip çıkılırdı. Yaş farkı fazla olan evliliklere izin verilmez, evlilik kesin olarak nikâha ve tek eşliliğe dayanırdı.

Eski Türklerde kız sahibi olmak Araplardaki gibi bir kusur sayılmazdı. Araplar, kız çocukları olduğunda onları diri diri gömmekteydi. Türk yurtlarında ise kız babası olabilmek için Oğuz beylerinin duası istenirdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk de kadın haklarına gereken önemi verirdi. Cephede savaşan kadınlarımızdan, Türk kadınının büyüklüğünden, her alanda yer alması gerektiğinden ve cesur Türk kadınının her şeyi başarabileceğinden de sık sık bahsetmiştir.

Ülkemizde bugüne baktığımızda ne yazık ki aynı durum söz konusu değil. Örneğin 5 sene önce bir yolcuya tecavüz eden şoför, savunmasında ‘’Bir kadın gece 11’de neden otobüse biner?’’ ifadesini kullandı. Bunun örneği birçok olay yaşandı ve toplumumuz, yaşanan her olayda suçlu tarafı koruyacak pek çok mazeret üretmeye devam ediyor.

Maalesef halkımızın çoğu kendisini mağdurun değil de tecavüzcünün yerine koyuyor: ‘’Gecenin bir vakti ne yapıyormuş dışarıda?’’, ‘Kıyafetini daha düzgün seçseymiş o da!’’ Peki bir kadının dolaştığı saat ya da giydiği kıyafet, tecavüze uğramasını haklı mı çıkarır? Tabii ki hayır! Neden kadın cinayetleri için sesimizi çıkarmaya çalışıyoruz? Kadınları erkeklerden daha üstün yapmak mı amacımız? Yoksa bazı erkeklerin, kadınları değersizleştirmesinin önüne geçmek mi ?

Normalde kasten veya planlanarak işlenen cinayetin cezası, müebbet hapistir. Ama karısını öldüren bir erkek, giydiği takım elbiseyle iyi hal indiriminden faydalanıyor veya tahrik indirimi verilebiliyor. Namusu koruma bahanesi de cezada indirime gidilmesini sağlayabiliyor.

Kadın cinayetlerine toplumca geçerli(!) bir sebep bulmuşuz: namus. Halkımız namusuna o kadar düşkündür ki, 14-15 yaşlarındaki kız çocukları okula gitmek yerine çocuk doğuruyor. Türkiye; kadın cinayetlerinde dünyada 1.; tecavüzde ise dünyada 3. sırada yer almakta. Bir kadına tecavüz ettiği için erkeğe idam cezası verilen Türk toplumundan, tecavüzcüye iyi hal indirimi veren Türk toplumuna…

Yapılan indirimler, bu cinayetlerin önünü açmaktadır. Özgecan Aslan, Ceylan Timuroğlu, Eylem Pesen, Hilal Özcan, Cemile Şentürk, Melek Karaaslan, Helin Palandöken, Sibel Yılmaz, Emine Bulut ve yitip giden nice kadınlarımız, nice annelerimiz… Peki bunun önüne nasıl geçeceğiz? Daha fazla ceza vererek mi? Bu durum öldürülen kadınları geri getirmeyecek ve kalıcı bir çözüm sayılmaz fakat kadın katillerine uygulanan indirimler kaldırılarak bir yerden başlanabilir.

Kadın cinayetlerini engellemenin yolu, pek tabii eğitime bağlıdır. Kadın katilleri, tecavüzcüler bir yerde toplanarak onlara her şeyden önce insan olmayı, empati kurmayı öğretmek gerekir. Anne babalar çocuklarına diğer insanlara saygı duymayı, onları sevmeyi ve kadın erkek eşitliğini anlatmalıdır.

Kadın cinayetleri hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz, hiçbir insanın ölümüne bir gerekçe sunulamaz. Kadın cinayetlerinin ve tecavüzlerin önüne geçmek için toplumca bilinçlenmeli, birlik olmalı ve bu konuda tepkimizi ortaya koyarak gerek medyada gerek başka platformlarda sesimizi duyurmalıyız. Ne demişti Gazi Mustafa Kemal: “Ey kahraman Türk kadını; sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın!”

İstanbul Sözleşmesi Özelinde Türkiye’de Kadın Hakları

Geçmişten beri toplumların çoğunda; güçlü olanın, dolayısıyla cinsiyetler arasından erkeğin sözünün daha çok geçmesi gerektiği anlayışı hakim olmuştur fakat bu tarihi arka plan, güçlü olanın düşünce ve isteklerinin bugün de daha çok önemsenmesi gerektiği anlamına gelmemelidir.

Dünya’da 8 Mart 1857’den itibaren kadının erkeklerle eşit olma konusunda verdiği savaş temsili olarak başlamıştır. Türkiye’de kadın hakları; 1 Mart 1926’da kadın, erkek ve çocuk haklarını gözeten Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesiyle yasalarla korunmaya başlanmıştır.

11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için adını şehirden alan İstanbul Sözleşmesi, diğer adıyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi; imzaya açılan 34 ülke tarafından imzalanan, ülkemizde de 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren ve adından da anlaşılacağı gibi kadınlara yönelik şiddet ve bunların önlenmesine yönelik mücadele ile ilgili bir sözleşmedir.

Bu sözleşmede dört ana eksen bulunuyor: Bunlardan ilkine göre imzacı ülkeler, şiddete karşı önleyici politikalar uygulamalıdır. İkinci maddeye göre, şiddet mağduru, şiddet tehdidinden korunmalıdır. Üçüncü maddeye göre, şiddet bir suç olarak tanımlanır ve şiddeti uygulayanın yargılanması gerekir. Son olarak ise bütüncül politikalar uygulanması gerekmektedir.

İstatistiklere göre Türkiye’de son 10 yılda kadın cinayetlerinin düşüş gösterdiği tek yıl, İstanbul sözleşmesinin imzalandığı 2011 yılıdır ancak son yıllarda bu sözleşmenin yükümlülüklerinin gerektiği gibi uygulanmadığı görülmektedir hatta kaldırılması bile düşünülmektedir. Buna bağlı olarak da maalesef kadın cinayetleri de gün geçtikçe artış göstermektedir.

Haberlerde de gördüğümüz üzere katiller duruşmalara takım elbiseyle katıldıkları için iyi hal indirimleri alıyor, kültürel bahaneler dayanak gösterilerek suçlular birçok duruşmayı ceza bile almadan atlatabiliyor. İşte İstanbul sözleşmesi bunların önüne geçilmesi açısından büyük önem arz ediyor.

Genel anlamda kadın haklarının yalnızca yazılı ya da sözlü olarak değil, fiilen de uygulanabilmesi için öncelikle toplum bu konu hakkında bilinçlendirilmelidir. Herkese küçük yaşta bu konunun önemi aşılanmalıdır. Her insanın bir mahremiyeti olduğu ve herkesin eşit haklara sahip olduğu çeşitli yollarla genç yaştan başlanmak üzere her vatandaşa öğretilmelidir.

İkinci olarak ise yasaların, sözleşmelerin herkesin haklarının eşit olması şartı göz ününde bulundurularak uygulanması gerekmektedir. Ucuz sözlerle, bahanelerle işin içinden çıkılmamalıdır.

Kadın haklarının ciddiye alınması ülkemizin ve toplumumuzun kalkınması konusunda ciddi önem taşımaktadır. Sessiz kalınmamalıdır ve milletimizi bilinçlendirmeye yönelik uygulamalara devam edilmelidir.

Kronik Sorunlar

Cesur, reformcu kadınlar yetiştiren bu coğrafya aynı zamanda daha reşit olmadan evlendirilen, namus kisvesi altında katledilen, okuma-yazma öğrenme fırsatı bile verilmeyen büyük potansiyellere sahip nice kadınını kurban ediyor.

Türkiye’de, özellikle taşrada, kadın olmanın bilançosunun hafif olduğu söylenemez, bu kadınların kaderleri kendi iradeleri dışında çiziliyor. Tek görevleri anne olmakmış gibi idealleri ve hayalleri olmasına fırsat verilmeden, hiçbir konuda söz hakkı olmadan, en büyük korkuları babaları veya abileri olarak küçük bir köyün sınırları içinde doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar.

Aynı zamanda ekonomik özgürlüğü, kendi işi olan kadınlar da benzer baskılara maruz kalıyor. Cinsiyetleri yüzünden bir adım geride oldukları düşünülüyor, kıyafetleri, söyledikleri, hareketleri üçüncü gözler tarafından “kadınlıklarına” yakıştırılmıyor. Başını kapatan da eleştiriliyor, dövme yaptıran da.

Ayrıca özgürlükleri de sınırlandırılıyor; asla gece tek başına dışarı çıkamaz mesela, otobüste kalan son kişi olamaz, yolda yürürken tenha yerlerde mağaza vitrinleri yansımalarından kendini takip eden biri var mı diye daima kontrol etmek zorunda. Çünkü eğer başına bir şey gelirse “O saatte ne işi varmış?” derler, kusuru kıyafetinde bulabilirler, “O adamla ne işi varmış?” derler. Yine en sonunda bu toplumun mahkemesinde kalemi kırılan kadın olur.

Hangi ekonomik sınıftan, hangi dinden, hangi medeni durumda olursa olsun baskılanmış, çekinerek yaşayan kadınlara bu coğrafyanın istedikleri gibi yaşayacakları koca bir ömür borcu var.

Çevresinde ikincil bir statüye sahipmiş gibi davranılan, hem iş hayatında hem günlük hayatta türlü baskılara maruz kalan, yapılan taciz ve aşağılamalarda bile kusurun hep ilk kendinde arandığı kadınlar toplum tarafından dezavantajlı hale getirilmesine rağmen sporda, sanatta, bilimde, siyasette ve daha bir sürü alanda kendini göstermeye devam edecek.

Ne kadar her kulvarda olmak bize yakıştırılmasa da sanki noksan bir varlıkmışız gibi sadece erkeklere mal edilen her alanda var olacağız. Tomris Hatun da biz olacağız, Sabiha Gökçen de Türkan Saylan da. En önemlisi Mustafa Kemal Atatürk’ün düşündeki o modern Cumhuriyet kadını olacağız. Lakin aynı zamanda Şule de olacağız, Özgecan’ın direnişi de olacağız, Ceren’in hayallerini gerçekleştirenler de olacağız. Onlar bize sınır koymaya çalıştıkça biz hep daha yüksekte olacak ve katledilen hemcinslerimizin hesabını sormak için hep burada olacağız.

Sorunlu Zihniyet ve Kız Kardeşlik

Güzide coğrafyamız kadın hakları ve mücadelesine son yüz yıldır oldukça türbülanslı bir ortam sunuyor. Temel haklarından biri olan seçme ve seçilme hakkını birçok demokratik ülkeden önce elde eden Türk kadınları günümüzde adeta bir ölüm kalım mücadelesi veriyor.

Türk toplumunda fikirsel sınıflar oldukça belirgin, ama gündemimizdeki şiddeti ve cinayetleri; cehalete ve geri kalmışlığa bağlayamıyoruz. Toplumun kronik hastalığının ne eğitimle ne de sosyal statüyle bağı var. Kadınların yüzleştiği tehdit bu yüzden oldukça kapsayıcı.

Partnerleri veya tanıdıkları tarafından şiddet gören ve öldürülen kadınların vakaları; benim gözümde tanımadığı insanlar tarafından öldürülen, taciz edilen ve tecavüze maruz kalan kadınların vakalarından daha köklü ve problematik bir zihniyetin varlığına işaret. Tabii ki bu vakaların hangisinin daha kötü olduğuna dair bir karşılaştırmada bulunamam, haddim değil. İkisi de kadını objeleştiren, bireysellikten uzaklaştıran ve kendi istekleri üzerinden tanımlayan düşüncelerin ürünü.

Lakin ilkinde oldukça can alıcı bir başka nokta var: sahiplenme ve üstünde hak ilan etme. Toplumun bilinçaltına işlemiş bir anlayış bu, oldukça da köklü. Aşırı kıskançlığın bir sevgi göstergesi olarak görülmesi, kadının duygu ve düşüncelerine rağmen sürdürülen obsesifliğe aşk adı verilmesi, kadının “sevdiği” tarafından kısıtlanmasının meşru görülmesi ve “ya benimsin ya kara toprağın” gibi iğrenç ve korkutucu bir söylemin hâlâ dilde barınması, bazı insanlar tarafından yadırganmadan kullanılması bunun kanıtı. İşte bir erkeğin birlikte olduğu veya bir zamanlar birlikte olduğu kadını öldürmesi bu temellere bağlanıyor.

Onsuz bir yaşamı kadına “reva” görmüyor. Sevgi adı altında bireyselliğini yok ediyor ve katil kendi adaletini gerçekleştiriyor. Yıllar boyu yüzlerce farklı hikâye dinledik mahkeme salonlarında ama hepsi çıkıp aynı şeyi anlattı aslında. Hem de öyle bir anlattılar ki biz bir insanın öldürülmesinden önce ne giydiğini konuştuk, nerede olduğunu konuştuk, saatin kaç olduğunu konuştuk, yanlışlarını, günahlarını konuştuk. “Böyle yapsaydı ölmezdi işte” diyerek senaryolar kurduk aklımızda.

Bizler kadının hayatını didiklerken aklımıza bir tek katil gelmedi, bir tek onu suçlayamadık, çünkü katilin anlattıkları bizim için gayet olağan şeylerdi.
Bir çözüm arayışına girdiğimizde “eğitim” gibi klişeleşmiş bir cevapla karşılaşıyoruz çoğu zaman. Mağdurları bilinçlendirmek bir yana toplumun tamamının belli dogmalardan kurtulması ancak zamanla gerçekleşebilir.

Bu yenilenmeyle kırsal köklerden uzaklaşan her kuşak daha bilinçli yetişecek. Sonuç olarak bu hastalıklı zihniyet azalacak, ancak hiçbir zaman yok olmayacak. Tam da bu sebeple hangi yüzyılda olursak olalım bu zihniyeti eyleme dökenlere karşı tek korumamız hukuk olacak.

Katilleri yetiştiren toplumu suçluyorum ama unutulmaması gereken oldukça büyük bir eksikliğimiz var: Hukuk, çünkü biz topluma rağmen topluma adalet borçluyuz.

Devlet büyüklerinin bu konudaki umursamaz yorumları ve İstanbul Sözleşmesi tartışmalarındaki karşıtlığın getirdikleriyle bu hayati konu siyasi bir eksene taşınıyor. Hukukun günümüzdeki gibi tekelleşmesiyle de bağımsız olması gereken bir organ bu siyasi fikirlerin oyun alanı haline geliyor. Ortada hukuk ve adalet yok, çıkar çatışmasına göre güçlü olanın tekelinde çıkan bir karar var. Bu olağanüstü eksikliklerden dolayı hukukun bağımsızlaşması çözüm için hayati bir önem taşıyor.

Değinmek istediğim son konu oldukça önem verdiğim bir başlık: Sisterhood. Yani kız kardeşlik, kadın dayanışması. Her ne kadar Türk kadınları olarak “kadın kadının düşmanıdır” gibi safsatalarla mücadele etmek zorunda olsak da özellikle son yıllarda bu konuda yol kat ettiğimizi düşünüyorum. Korku insanları bir araya getirmek konusunda oldukça etkili bir araç ve bizlerin karşılaştığı tehdit o kadar kapsayıcı ki ortak korkularımız istisnasız belirginleşiyor. Her gün daha da yakınımızdan feryatlar işitiyoruz ve bu bizi her geçen gün birbirimize bağlıyor. Artık sadece kendimiz için değil etrafımızdaki bütün kadınlar için endişeleniyoruz.

Kadınlar yüzyıllarca oturmuş sistematik bir adaletsizliğe maruz kalıyor. Eğitimde, iş hayatında ve toplumda karşı cinsin aksine pek çok dezavantajla karşı karşıya. Elbette bunları konuşacak, tartışacak, nerede bir haksızlık varsa karşısında olacağız. Ama günümüz mücadelesinde en çok yankılanan sloganımız bize ilkel çağları anımsatıyor: Yaşamak istiyoruz, öfkeliyiz ve birbirimizin elinden tutarak adalet için savaşmayı yılmadan sürdüreceğiz.

Kadın Hakları Mücadelesinin Yanlış Anlaşılması ve Özden Uzaklaşmak

Geçmiş tarihte Türkler, sahip oldukları bilgi birikiminin azlığına karşın doğru yorumlar yapıp daima diğer devlet ve milletlerden daha çağdaş olmuşlardır. Aynı şekilde cinsiyet eşitliğine de dikkat etmiş ve gerek yönetimde, gerek toplum içinde, gerekse eğitimde eşitlik ilkesi hep esas alınmıştır.

Ancak günümüz Türkiye’sinde bu eşitlik ilkesi ve haklardan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. Peki özünde çağdaş olan Türk toplumu nasıl bu duruma geldi? İşin aslı şudur ki, şu anki Türk toplumu özünden uzaklaşmış, pek çok konuda asimile olmuş ve dolayısıyla zaman ilerledikçe bilinçsizlik ve yobazlığı benimsemiş bir toplumdur. Öyle ki, herkes bilip bilmeden, her konuda ahlak bekçiliği ya da aktivistlik yapar hale gelmiştir.

Bugün bir kadının yüreğini büyük bir ölüm korkusu kaplaması için sosyal medyada beş dakika geçirmesi yeterli. Ülkemizde kadına şiddet, taciz, tecavüz vb. olaylar gün geçtikçe artıyor çünkü günümüz Türkiye’sinde hak sadece faile tanınıyor. Durum böyle olunca her yaştan kadın, genç kız hatta küçük kız çocukları bile bir gün vahşice katledileceği, belki de daha beteri olacağı korkusuyla yaşıyor, tabii buna yaşamak denirse…

Bugün “okumuş, çağdaş, entelektüel” dediğimiz insanlar arasında bile cinsiyet ayrımcılığı var. Bu şartlar yüzünden belki güç bela okuyan, herkesten çok daha fazla çalışıp uykusuz kalan ve sonunda mesleğine kavuşan bir kadın, çalıştığı yerde de benzer zorluklarla, küçümseyen gözlerle karşılaşıyor.

Bu düzende kadınların zinciri kırması çok zor. Hele ki “aktivistler” varken. Trendi yakaladığını zannedeni mi dersin, sırf herkes yapıyor diye bilinçsizce ahlak bekçilerini yuhalayanları mı yoksa meydanda çırılçıplak, elinde pankartlarla dolaşıp eylem yaptığını zannedeni mi ?

Amacımız kadını ve kadınlıkla ilgili konuları yüceltmek olmamalı, erkek ve kadının eşit olduğu ve eşit haklara sahip olması gerektiğini anlatmak olmalı. Bir kalkınma gerçekleşecekse bunu ancak toplumun bütünüyle sağlayabiliriz. Çağdaşlığı, bilimde ilerlemeyi, refahı hedefliyorsak bu yolda toplumun geri kalanını yok saymak, hatta ezmek aptallıktır ve amacımız bu olmamalıdır. Kadın ve erkek birbirinin yoldaşıdır, biri diğerini arkada bırakmamalıdır. Erkekler de eşitlik mücadelesinde çaba sarf etmeli, düşüncelerini özgürce haykırabilmelidir.

Türkiye’de Kadın Olmak

Yağmuru kim döküyor?
Ünzile kaç koyun ediyor?
Dayaktan uslanalı
Hiçbir şey sormuyor
(“Ünzile” / Aysel Gürel)

Üç yüz altmış beş, yüz otuz, yüzde yirmi sekiz, yüzde elli dokuz, yüzde kırk sekiz… Türkiye’de kadın; sayıların, sonra yine sayıların ve ekseriyetle acıların tanımladığı, tanımın dışına çıkmak için mücadele mekanizmalarının elinden alındığı, çağdaşlarının bir kısmına aşağıdan, bir kısmına yukarıdan bakan, birazının zincirlerini kırdığı birazınınsa uygun şartları beklediği toplumsal grup. Bu yazının şiarı bir cinsin diğerinden daha üstün olduğunu, herhangi bir cinsin daha zeki, daha becerikli, daha güçlü olduğunu kanıtlamak veyahut kanıtlamaya çırpınmak değildir. Bir cins çiçektir, diğeri böcekten hallice gibi bayağı laflar etmek hiç değildir. Hele iki cinsiyet kalıbı üzerinde durup bunları mukayese etmek benim yapacağım iş değildir. Cinsiyetlerin bir arada yaşıyor olduğumuz cemiyetteki önemi daha anlatılası, daha üzerinde durulasıdır.

Türkiye’de kadınlar genellikle salt kadın kimlikleriyle var olmazlar, hatta geri plana atarlar. Anne kimliği, kardeş kimliği, kız çocuk kimliği ve hatta “iyi aile kızı”, “mahallemizin kızı” kimliği. Bunlar yalnız kültürel alt yapı, yalnız dinsel unsurlarla açıklanamayacak kadar karmaşık sosyolojik kalıplardır. Kadınlar da aslında yaşadığı sorunların birçoğunu bu kalıplar, ya da bu kalıpların bazılarının yücelttiği erkekler yüzünden yaşarlar. O yüzden kadın bugün bizim coğrafyamızda biyolojik ya da toplumsal cinsiyet kavramı olarak değil, bir toplum öğretmeni olarak da var olmalıdır.

Gökalp’in sıkça kullandığımız “Kadın yükselmezse alçalır vatan” dizesini de böyle açıklamak mümkündür. Kadının kendini bulamamasına, sosyolojik kalıplara sıkışıyor olmasına sebep olan birçok etmen olmakla birlikte öncelikli sorunları herkesin malumu olmuştur. Bunları önlemek de ancak daha donanımlı kadınlar yetiştirmekle mümkündür.

Bugün Türkiye’de kadınlar dur durak bilmeyen bir şiddetin uygulananı olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, cinsel şiddet… Şiddetin bin bir türlüsü yaşamlarının olağan seyrinde kabul görmekte. Üstelik bunlar yalnızca erkekten kadına bir doğrultuda ilerlemiyor. Aile içi şiddet de başta olmak üzere, kadının kadına uyguladığı şiddet, trans kadınların gördüğü şiddet de kadına yönelik şiddetin önemli başlıkları arasında.

Kadınların hakları ihlal edildiğinde, bu durum çoğu zaman kadınlar sırf kadın olduğu için gerçekleşmektedir. Aile içi şiddet denildiğinde akla kadının gelmesi, okullaşma kampanyalarının ‘Haydi Kızlar Okula’ sloganıyla yapılması, erken yaşta okutulmak yerine evlendirilen çocukların hep kız çocukları olması, eşit işe eşit ücret derken haksızlığa uğrayanın kadın olduğunun bilinmesi verilebilecek en iyi örneklerdendir.

Üstelik şiddet kimi zaman vahşete dönüyor ve önlemler yetersiz kalabiliyor. Türkiye’de güvenlik ve hukuk sistemleri toplumsal bazı öğretilerin boyunduruğu altında çalışıyor. “Aile içinde olur.”, “Kocasıdır yapar.”, “Öfkelenir daha beter şeyler olur.”, “Barışın gitsin.”, “Şikayet edeceksin, uğraşacaksın.” gibi ifadeler özellikle kadınların zar zor sığındığı karakollarda duydukları cümleler arasında. Bu zihniyetin düzeltilmesinin ne kadar çok can kazandıracağı da, ne yazık ki katledilen bazı kadınların katledilmeden önce yetkili mercilere kaç kere şikayette bulunduğu göz önüne alındığında net bir biçimde görülmektedir.

Üç yüz kırk beş, bu rakam kimler için ne ifade ediyor bilmiyorum ama öldürülen her bir kadının ailesi için dünyaları ifade ettiğine eminim. 2020 Aralık ayı itibariyle şiddetin vahşete dönüştüğü sırada koruyamadığımız
ablalarımız, annelerimiz ve kardeşlerimizin sayısı. Dört kelimeden ibaret bir sayı, dile kolay derler ya, işte öyle. Şiddet her medeni insanın çözüm arayacağı bir şey olmalı diyoruz ya, elimizden kayıp gidenlerden biliyoruz onu.

“Ama erkekler de öldürülüyor, onları konuşmuyoruz” diyenleri ne yazık ki duyar gibiyim. Birçoğunu dinmek bilmeyen erkek öfkesi, ataerki öldürüyor.

Peki biz bunlar için ne yapıyoruz? Ölenlerin ardından samimi bir üzüntü duyduğumuz kesindir, önce maktulün sonra katilin adını öğreniriz. Sosyal medyada rahmet okumalar, katile nefret mesajları, siyah beyaz fotoğraflar, melek kanatları birbirine karışır. Öldürüldüğünü duyduğumuza bunu yaparız da bazısından haberimiz dahi olmaz. Kadınlar sevgi ve nefretin aynı kaynaktan gelmesini olağan kabul etmeye devam eder, oğlan çocukları sonsuz güç sahibiymişçesine büyütülür, karakollarda eşler barıştırılır, evde şiddet devam eder, katil maktulün cezasını kesmişken hukuk sistemi katile bir cezayı çok görür, sonra bir kadın daha ölür, sonra biri daha, sonra biri daha…

Bugün şiddetin önlenmesi, birçok meseleden önce gelir ve elzemdir. Şiddet yalnızca çocukları daha düzgün yetiştirmeyle önlenebilecek gibi de değildir. Uzun vadeli çözüm bu olmakla beraber, kısa vadede şiddeti fark etmek gerekir. Özellikle ilişki içi şiddet, günümüzde fark edilmesi en zor şiddet türüdür. Taraflardan birinin bir birey olarak değil, yalnızca taraf olarak var olduğunu gördüğümüz andan itibaren bu ilişkinin daha büyük sorunlara gebe olduğunu anlamak gerekir.

Aynı kişi sizi hem sevip hem küçük düşüremez, dövemez, aşağılayamaz dememiz gerekir. Böylelikle kadın medyanın pompaladığı ilişki algısından çıkacaktır. Medyada iki tip ilişki görülür, ikisinin arasında uçurumlar vardır. Ya zengin ve yakışıklı, tam bir romantik komedi erkeği görür
kadın, ki bu tip tarafından asla arzulanmayacağını düşündüğünden baştan mesafelidir ona. Ya da astığım astık, kestiğim kestik mafyatik erkek görür. Bundan mahallesinde bolca bulunmaktadır.

Dizideki kadına bağırıyorlar, o da yemek yapıyor bütün gün, ne vardı ki bunda? Normalleşme böyle böyle içine işler, babası da böylesi bir tiptir. Zaten küçük yaştan beri cinselliğine dair hiçbir
şey konuşulmaz. Oğullar amcalara pipilerini gösterirken genç kızlar büyürken memelerini saklarlar. İstediği zaman birlikte olmak erkeğe özgüdür, kadının isteği zaten sorulmaz. Evlilik içi tecavüzden habersiz milyonlarca kadın işte böyle düşünmektedir. Psikolojik şiddet zaten had safhadadır, okuma yazma oranı düşük süregeldiğinden alt tabaka erkeği kendi bildiğini nimetten sayar. Dayatılmış toplumsal roller gereği işe giden de erkektir, kadının şahit olduğu çevre daraldıkça daralır. Televizyonun hali malumunuz, babadan zaten böyle görmüşler, e komşu kadınlarda da daha iyisi mi var, çok şükür. Kadın için şiddeti fark etmek zorlaştıkça zorlaşır, dayaktan uslanılır en sonunda da, soracak, sorgulayacak hali kalmaz.

Sadece gelir düzeyi düşük, eski normlara bağlı kesimlerde böyledir sanmayın. Toplumun her kesiminde kadın, şiddeti fark edene kadar iyileşmesi zor yaralar alıyor. “Ben sensiz yaşayamam, benden ayrılırsan intihar ederim.” Nasıl ama, ne kadar romantik bir cümle değil mi? Oysa ilişkinin kararlarını kendisine bağlamış bir taraftan başka bir şey değildir. Flörtten, evliliğe şiddet boyutları artarak azalarak, biçim değiştirerek devam eder.

Kendi zincirlerini görece kırabilmiş, tahsilini tamamlamış, iş hayatına atılmış kadınınsa başka senaryoları fakat benzer mücadeleleri vardır. Bu sefer iş hayatında mobing, ücret problemleri, bir yandan sıkıştıran doğum izni, iş kaygısı, bir yandan sıkıştıran anne olma baskısı… İşten eve yorgun argın gelip yine de ev işlerini yapmak zorunda olmasından tutun da çocuk yapmasının
gerekliliğine, çocuklarını kendi büyütmesinin gerekliliğine parmak basan hadsiz yorumlara kadar bu senaryonun da içinden çıkılır bir hali yoktur. Ekonomik özgürlük bu senaryodaki kadının en büyük avantajıdır fakat ayrılmasını destekleyecek, olası problemlerde onu koruyacak hukuki mekanizmaların işlevsizliği ne yazık ki onu da bu coğrafyada dezavantajlı konuma getirmektedir.

Türkiye’de kadınlar, birçok haklarını birçok Dünya ülkesinden evvel, Ulu Önder Atatürk sayesinde edinmişlerdir. Fakat aradan geçen yıllarda Türk kadını bazı zincirlerini kırmakla beraber, bazılarına da dolandıkça dolanmıştır. Hak ediniminden önce şiddet problemini tez elden ve üst makamlarla çözmek gerekli, sonra da kadının istihdam edilirkenki haklarını güvence altına almak gereklidir.

Ünzilelerin koyunla takas edilmediği, yemeğin tuzunu beğenmeyen koca dayağına katlanmadığı, sokaklarda taciz edilmediği, en ufak bir probleminde arkasında devleti bulduğu, Ayşelerin, Fatmaların okuma yazma gibi temel bir beceriden yoksun kalmadığı, her koldan istihdam edildiği, Cinsiyet Eşitsizliği İndeksleri’nde 144 ülkede 130.olmayan, bir yılda dört yüz küsür kadının katledilmediği, kız çocuklarının sokağa güvenle çıktığı, suçların cezasız kalmadığı, trans kadınların bin bir ayrımcılık içinde kaybolmadığı, kadınların cinsel bir obje olmadığının fark edildiği bir Türkiye hayal olmaktan çıkmak zorunda. Şiddeti hep beraber engellemek, farkındalık oluşturmak zorundayız. Sayılarla başladığım bu yazıyı isimlerle bitirmek istiyorum, sadece birkaç rakamdan ibaret olmadığını bir kez daha hatırlatmak üzere…

Aleyna Çakır, İpek Er, Hatice Tusu, Ebru Aras, Pınar Gültekin, Deniz Gezginci, Tuğba Açıkgöz, Gamze Esen, Esma Polat, Ekin Köse, Şeyma Yıldız, Hatice Çelik, Dilek Akbulut, Çisem Kılıç, Gamze Pala, Neşe Orhan, Duygu Delen, Serap Öner, Özlem Pirdal, Elif Yılmaz, Sümeyye Ateş, Nargül Ünver, Şule Bilgin, Sevtap Şahin, Gülistan Özcan, Serpil Karataş, Alev Ergin, Pınar Umay Baykan…

Çözüm Önerileri

Kadınlar sahip oldukları hakları elde etmek için asırlardır mücadele etmektedir. Bu mücadele 18 ve 19.yy.larda önemli başarılar elde etmeye başlamıştır. Günümüzde de hâlâ devam eden bu mücadele dünya genelinde çok çeşitli kurum ve kuruluşların yardımlarıyla devam etmektedir. Bu kurum ve kuruluşlar kadınların karşılaştığı sorunların ve ayrımcılığın giderilmesi için çalışmalar yapmaktadır.

Birçok ülkede hukuki düzenlemelerde kadın erkek ayrımı yapılmaya ve kadınlara negatif ayrımcılık uygulanmaya devam edilmektedir. Hatta hala kadınlara eş seçme, evlilik, boşanma ve diğer temel medeni hakların verilmediği ülkeler vardır. Bu gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerde töre ve namus cinayetleri işlenmekte ve bu normal kabul edilmektedir.

Toplumlar ulusal politikalarının oluşturulması ve uygulanmasında kadına öncelik vermelidir. Hem ulusal hem uluslararası alanda kadın ve toplum örgütleriyle işbirliği yaparak, kadınlarının hayatının bütün dönemlerindeki ihtiyaçlarına cevap verecek, çeşitli rol ve sorumluluklarını dikkate alacak, kırsal kesim ve engelli kadınların özel ihtiyaçlarına cevap verecek, kadınların yaş, sosyoekonomik durum, kültür ve diğer unsurlardan kaynaklanan farklı ihtiyaçlarını ele alacak, toplumsal cinsiyete duyarlı programlar düzenlemeli, projeler planlanmalı ve uygulanmaları için gereken tüm çaba gösterilmelidir.

Ataerkil toplum yapımızın yol açtığı bir olgu olan bu eksiklikler eğitim düzeyi ile de ilgilidir. Kültürel değerlerimizle birlikte geleneksel aile anlayışımız çerçevesinde kız ve erkek çocuklarımızı farklı yönlendirerek toplumsal cinsiyet eşitsizliğine onay veren bireyler yetiştirilmiş olunduğundan bu ayrımcılık aile içinde başlamakta ve nesiller boyu süregelmektedir. Bu kısır döngüyü sonlandırmak için devletin; toplumun tüm bireylerini bilinçlendirmesi, toplumun da bu konuda çaba göstermesi gerekmektedir.

Küreselleşme ile birlikte çevresel, sosyal, kültürel ve ekonomik şartlar sürekli değişim göstermektedir. Koşulların sürekli değişim gösterdiği şartlar altında birey ve toplumun ideal ve kaliteli bir yaşamı yakalayabilmesi için kabul edilebilir bir yaşam standardına ulaşması ve refahlarına ilişkin engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu bağlamda eğitim son derece önemlidir. Eğitimde cinsiyete dayalı fırsat eşitliğinin olması gerekir. Ancak bu şekilde tam kalkınma sağlanır.

Gerektiğinde savaş meydanlarında, kırsal alanda, tarlada, bağda, bahçede, mutfakta, ev işlerinde, iş hayatında hep kadınlar vardır. Kadınlar gibi büyük potansiyelli bir kitlenin eğitilmesi ve eğitilmiş gücünden faydalanılması çok önemli bir konudur.

Kadının toplumdaki yeri ve görevleri, önce onun bir fert olarak gerekli şahsiyetleri kazanması, sonra da aile içinde gerekli yeri alması ile mümkün olur.

Dünya üzerinde kadınların eğitim öğretim hakkı elinden alınıp iş ve çalışma hayatında da kadınlara yönelik yapılan negatif ayrımcılıklar gibi birçok mağduriyetleri değerlendirildiğinde her türlü ayrımcılık, şiddet ve yapısal hiyerarşiden uzak; özgürce gelişebilen, bağımsız bireylerden oluşan, paylaşım ve dayanışmaya dayalı katılımcı bir toplum için cinsiyetçi sistemin şekillendirdiği kültür ve geleneklerin kadın ve çocuklara zarar veren uygulamaları tespit edilerek alternatifler geliştirilmeli ve uygulanmaları sağlanmalıdır.

Bunun için, farkındalık ve duyarlılık yaratılmalıdır. Bir davranışı şiddet olarak tanımlamak kültürden kültüre, kişiden kişiye göre farklılık gösterebilmektedir. Şiddetin en yaygın biçimi ise kadına karşı uygulanan şiddettir, bu insan haklarının ihlalidir ve ülkemizde ne yazık ki çok sık görülmektedir.

Kadınların şiddeti tanıması ve korunmaları sağlanmalı, destek arayışında olanlara gerekli destekler verilmelidir.

Sosyal sorumluluk projeleri sayesinde birçok kadın yaşadığı şiddetin, sahip olduğu hakların ve gücünün farkına varmaktadır. Bu projeleri yürüten en büyük sivil toplum örgütlerinden biri de Mor Çatı Vakfı’dır. Mor Çatı Vakfı, kadınlara karşı şiddetin önlenmesi için çalışmalar yaparak onlara destek olmakta ve ihtiyacı olan kadınlara barınak sağlamaktadır ancak sadece bu çalışmalar yetmemektedir.

Kadın hakları ve cinsiyet eşitliği için daha fazla çözüm üretecek çalışmalara odaklanılmalıdır. Çünkü kadın-erkek arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik hayattaki eşitsizlikler azaltılmaya çalışılsa da ne yazık ki ciddi ilerlemeler kaydedildiğinden söz edemeyiz.

Aslında Dünya’da birçok ülkeden daha önce Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk sayesinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı kazandırılan ülkemizin günümüzde kadınlarına daha fazla sahip çıkması yaşamın her alanında ilerlemesine olanak sağlaması gerekmektedir.

Politik ve ekonomik alanlarda kadın sayıları azınlık olarak kalmamalı, arttırılmalıdır. İş bulma işten çıkarılma konularında haksızlığa uğratılarak kadınların da erkekler kadar başarılı olma şansı ellerinden alınmamalıdır.

Çalışma hayatında eşitlik gözetilmeli ve üretkenlikten uzak tutulmayan, ekonomik bağımsızlıklarını sağlamış ve topluma kazandırılmış eğitimli kadınlar yetiştirilmelidir. Böyle kadınlar ve onların yetiştirdikleri çocuklarla ülkenin refah düzeyi gelişecektir. Bu konuda Ulu önderimiz Atatürk de kadın eğitimine verdiği önemi birçok söylemi ile dile getirmiş ve Türk kadının yükselişinin temelinde eğitimin yattığını açıkça ifade etmiştir.

Bir ülkenin her alanında en güçlü ve en iyi durumda olabilmesi ancak kadın-erkek ayrımı yapmadan herkese iyi bir eğitim sağlanmış olması ile mümkündür. Milletlerin kalkınması kadının eğitim düzeyine paralel gelişme gösterir. Kadın ve erkeğin katılımı ile meydana gelen toplum, bu iki grubun eğitici gücü nispetinde güç kazanacaktır.

Çünkü her alanda en güçlü ülkeler, erkeği ve kadını ile iyi bir eğitim düzeyi elde etmiş olan ülkelerdir. Bir ülkenin kalkınması, eğitilmiş insan gücünün istihdamı ile üretime katkıda bulunmasına bağlıdır. İnsan beceri ve kabiliyetlerinin eğitim yoluyla geliştirilmeyerek âtıl bırakılması en büyük ülke israfıdır.

Eğitilmemiş, bilinçlendirilememiş, haklarını bilmeyen, aile birliğinin bozulmaması baskısı ile maruz kaldığı şiddete sessiz kalmak zorunda kalan, devlet tarafından yeterli haklarla donatılmamış, korunamamış kadınlarımız ülkemiz için insan kaynağı bakımından en büyük kayıptır. Sosyalleşip toplum üyeliğini geliştirebilen kadın, aile hayatı ve toplumda daha fonksiyonel ve daha verimli duruma gelir.

Kız çocuklarını eğitmeyen milletler nesillerini mahrum bırakırlar ve şiddete de kapı açarlar.

Yorum bırakın