Vazgeçtiklerin Kadardır Sevdan

Günün en sevdiğim vakitleri, akşam ezanından önceki birkaç dakikaydı. Evimizin merdivenlerinde oturur; güneşin ağaçların arasından yavaşça kaybolmasını izlerdim. Saf, katıksız huzuru hissederdim o kısacık anda.

1920 yılının rüzgârlı ve bulutlu bir sonbahar akşamında tahta basamaklara oturmuş, gökyüzünün alevli sükûnetini seyrediyordum. Birden aşina olduğum o sesi duydum.
“Mustafa, yeter dışarıda durduğun, üşüyeceksin oğlum. Yemek hazır, baban da birazdan gelir.”
Annemin o yumuşacık, insanın içini okşayan sesi gitmiş; yerine çatallı, ürkek bir ses gelmişti. Konuşurken sesinden derin bir huzursuzluk hissediliyordu. Telaşla anneme cevap verdim.
“Tamam anne, hemen geliyorum.”
Basamakları çıkıp aralık bırakılmış kapıdan içeri girdim. Kapıyı kapattım. Kız kardeşim Leyla, sofraya kaşıkları yerleştiriyordu. Ellerimi yıkamak için lavaboya yönelecekken kapı çaldı. Koşarak kapıyı açmaya gittim. Gelen babamdı. Babam, uzun boylu, zayıf, yüzü kemikliydi; lakin bu günlerde avurtları iyice çökmüş, gözleri derin bir karanlığın içine saklanmıştı. Her gün olduğu tıraşını birkaç gündür ihmal etmiş; yanaklarına ince ince kar yağmış gibi sakalı beyazlamıştı.
“Hoş geldin baba!”
Beni görünce gülen gözleri bu sefer solmuş, yalnızca mırıldandı.
“Hoş bulduk oğlum.”


Yemekten sonra salona geçtik. Yemek boyunca ağzını bıçak açmayan babam, şimdi de lisanını unutmuş gibi suskun, donuk, öylece yere bakıyordu. Leyla’nın elinde kahve tepsisiyle girmesiyle yavaşça kafasını kaldırdı ve güzel kardeşime gülümsedi. Her zaman pek konuşkan, hareketli, neşeli olan kardeşim bir hayalet gibi cansızdı; belli ki o da tedirgin olmuştu babamın bu sessizliğinden. Babam kahvesinden bir yudum aldıktan sonra bir şeyler söylemeye yeltendi ancak aynı anda kapı çalındı. Kapıya bakmak için kalktım. Gelen, dostum Hasan’dı.
“Hoş geldin Hasan. Hayırdır bu saatte?”
Dışarıda yağmur yağıyordu. Hasan’ın kıvırcık, kumral saçları ıslanmıştı. Montunu çıkarıp bana verdi. Saçlarından yüzüne dökülen yaşları silerken titrek bir sesle: “Anlatacaklarım var.” dedi. O anda içim cız etti sanki; bir kor alev, geldi yüreğime çöreklendi. Hasan’la beş yaşından beri arkadaştık. Aynı mektepte okumuş, zamanla da can ciğer dost olmuştuk. Hasan pek girişken, konuşkandı. Onun aksine ben utangaç biriydim.


Beraber salona geçtik, girişte Leyla ve Hasan bir anlığına utanarak birbirlerine baktılar. Hasan’ın soğuktan kızarmış yanakları şimdi iyiden iyiye kıpkırmızı olmuştu. Belli etmemek için uğraşsalar da birbirlerine duydukları sevda gün gibi ortadaydı. Hasan, babamla selamlaştıktan sonra iskemleye oturdu ve heyecanla anlatmaya başladı:
“Biliyorsunuz, Anadolu’da vatanın bütünlüğü için direniş var. Mustafa Kemal Paşa önderliğinde düzenli ordu kuruluyor.”
Dikkatle onu izleyen Leyla’dan gözlerini kaçırarak devam etti sözlerine:

“İstanbul’da kalmak artık bana çok ağır geliyor.”
Hasan’ın derdini hepimiz anlamıştık. Leyla’ya baktım, gözleri dolmuştu. Fark ettirmeden gözlerini hırkasının koluyla sildi ve hızlı adımlarla salondan çıktı. Hasan, bir süre gözlerini yerden ayırmadı. Sonra derin bir iç çekerek sözlerine devam etti:
“Biz matbaadan arkadaşlarla beraber, orduya katılmak için İnegöl’e gitmeye karar verdik. Velhasıl Yakup amca senden bir isteğim olacak.”
Babamın az önceki dalgınlığı kaybolmuş, pür dikkat kesilmişti.
“Söyle bakalım oğlum, elimden gelen bir şeyse…”
“İngiliz işgalinden beri İstanbul’a giriş çıkışlar bir hayli zorlaştı. Senden isteğim, Anadolu’ya mal taşıdığın arabalarla bizi İstanbul’dan çıkarman. Üç kişiyiz zaten, Kocaeli ’ye geçince ineriz.”
Babam kısa bir süre düşündükten sonra:
“Bir hafta sonra Anadolu’ya kumaş taşıyacak bir arabam var, onunla sizi Kocaeli’ye geçirebilirim.”
Hasan rahatlamış görünüyordu, belli ki İstanbul’dan çıkmak için başka şansı yoktu.
“Allah razı olsun Yakup amca. Hakkını nasıl öderiz?”
“Lafı mı olur oğlum. Kocaeli’nden sonra İnegöl’e nasıl geçeceksiniz?”
“İzmit’e varınca babamın eski arkadaşı bize birkaç tane at ayarlayacak, ondan sonra ver elini İnegöl. Artık kaç günde gidersek…”
“Yolunuz açık olsun.”


Hasan’ın İstanbul’dan ayrılışı, saati konmuş bir infazdı gözümde. Biliyorduk ki, gidenler dönmüyordu. Vatan uğruna yarım kalmış sayısız hikâye dinlemiştik. İtiraf ederim ki bu fedakarlıklara anlam verebilmek her zaman o kadar kolay olmuyordu.
Hasan, ayrılmak için yavaşça oturduğu yerden kalktı. Hep beraber kapıya yöneldik. Hasan, babamla vedalaştıktan sonra beraber dışarı çıktık. Hava, kasım gecesine göre hayli soğuktu. Hasan, ayakkabılarını giydikten sonra arkasını döndü ve ani bir hareketle bana sıkıca sarıldı.
“Mustafa, biliyorsun eğer istersen sen de gelebilirsin bizimle.”
Kısa bir sessizlikten sonra Hasan hızlı adımlarla bahçeden çıkıp gözden kayboldu. Arkasından bakakaldım. Aklım son cümlesinde kalmıştı.


Salona döndüm. Girer girmez babam yerinden doğruldu: “Mustafa, Fuat Bey tevkif edildi bugün. Çarşıda İngiliz askerlerinin dövdüğü bir Türk’ü korumak için askerlerle kavga etti.”
Babamın derdini şimdi anlamıştım. Fuat Beyler yan komşumuzdu. Kızları Zehra, çocukluk aşkımdı. En azından etrafımızdaki herkes eskiden bu yolla bizimle eğlenirdi. Küçükken bu şakalara sinirlenip sürekli bana dalaşan Zehra’yla şimdi aramızda hakiki bir muhabbet filizlenmişti.
Odama çıktım, arkamdan kapıyı kapatacakken Leyla’nın sesini duydum:
“Abi, az kalsın unutuyordum. Zehra sabah seninle arka bahçede görüşmek istiyor.”


Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Üstüme yün hırkamı giyip hızlıca aşağıya indim. Arka bahçeye geldiğimde Zehra beni orada bekliyordu. Başının yarısını örten koyu renk şalın dışında kalan uzun sarı saçları rüzgârda uçuşuyordu. Gözleri kanlanmıştı.
“Babam tutuklandı Mustafa!”
Ellerini usulca avucumun içine aldım. “Biliyorum, dün gece babam söyledi.”
O güzel yüzünde öyle büyük bir elem vardı ki, elimden bir şey gelmeyişinin utancıyla yüzüne bakamıyordum. Birden aklıma Hasan’ın sözleri geldi. Utancımdan daha da kahroldum. Vatan mücadelesinin amacı bu acılara son vermekti. Hürriyet sevdasıydı. O an kararımı vermiştim. Zehra’ya baktım:
“Ben Hasanlarla cepheye gidiyorum Zehra.”
Zehra, tek bir kelime etmedi. Gözleri dolu dolu oldu. Ellerimi sıkıca tuttu. Bütün sözlerimizi bitirmiş gibi sustuk sadece.


Bir hafta sonra bütün hazırlıklar yapılmış, veda vakti gelmişti. Hep beraber evimizin bahçesinde toplandık. Annem, bir kenarda mendiliyle habire akan göz yaşlarını siliyordu. Babam, bizi götürecek arabacıyla konuşuyordu. Leyla’ya döndüm; ağlamıyor, hissizce bir noktaya bakıyordu. Kafasını usulca kaldırdı. Bahçe kapısından Hasan’la, arkadaşları Mehmet ve Fuat girmişti.
Herkes birbiriyle vedalaştıktan sonra at arabasına bindik. Yük, biz arabaya sığabilelim diye azaltılmıştı. Arabacı atı kamçıladı, yavaş yavaş hareket etmeye başladık. Arkada bıraktığımız sevdiklerimizi bir daha ne zaman göreceğimiz meçhuldü.


Kocaeli’ye yaklaşırken hava çoktan kararmış, şiddetli bir yağmur başlamıştı. İliklerimize kadar ıslanmıştık. Hava soğuktu. Rüzgâr, ıslak sırtımızı kamçılıyordu. Yollar engebeliydi. Ne zaman bir kayanın üstünden geçsek, tekerin kırılmaması için Allah’a yakarır olmuştuk. İstanbul’un çıkışına vardığımızda İngiliz askerleri bizi durdurdu. Arabacı, askerlere belgeleri göstermek için indi. Mehmet söylenmeye başladı: “Kendi topraklarımızda gördüğümüz muameleye bak!”
Mehmet fevri, çabuk sinirlenir, kendini tutamaz; Fuat daha temkinli ve sakindi: “Tamam, sakin ol Mehmet, duyarlarsa cepheye de gidemeyiz.”
Mehmet ve Fuat kardeşlerdi. Anneleri Mehmet’i doğururken ölmüş, babaları da Balkan Savaşı’nda şehit olmuştu. Bu iki can, birbirine kardeşten öteydi. İkisi de vatan aşığıydı. Anaları da babaları da Vatan’dı onların. Bütün gayeleri, sevinçleri, üzüntüleri, dertleri hep onun içindi.


Askerler, kimliklerimizi de kontrol ettikten sonra gitmemize izin verdiler. Tekrar yola çıktık. Birkaç saat sonra yağmur dinmiş, hava iyice soğumuştu. Dip dibe oturduğum insanların yüzünü ay ışığında güçlükle seçebiliyordum. Hasan karşımdaydı. Ellerini ovuşturuyor, ısınmaya çalışıyordu. Fuat kafasını kaldırmış, gökyüzünü seyrediyordu. Mehmet de ona dayanmış, öylece uyumuştu. Parmak uçlarımı hissedemiyordum, sırtım ağrıyor, göz kapaklarım yanıyordu. Gözlerimi usulca kapadım. Uyandığımda gün yeni ağarıyordu. İzmit’e varmak üzereydik. Hasan uyuyakalmış, Mehmet ve Fuat uyanıktı. Yiyecek bir şeyler bulma umuduyla torbaları karıştırırken bulduğum elmayı yemeye koyuldum.


İzmit’e vardığımızda hava iyice aydınlanmıştı. Biz Hasan’ın talimatıyla küçük bir evin yanında inerken arabacı doğuya doğru yoluna devam etti. Dışarıda bizi Hasan’ın merhum babasının arkadaşı, yaşlı bir amca karşıladı. Yalnız yaşıyordu. Bir gece orada kaldık, dinlendik, karnımızı doyurduk. Sonraki günün şafak vaktinde dört atla, güneye doğru yola koyulduk. Yollar en çok atları zorluyordu. Gündüzleri bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor, geceleri ise hava ayaza çekiyordu. Hepimiz üstümüze annemin verdiği keçe battaniyelerden almıştık. Buna rağmen geceleri hepimiz tir tir titriyorduk. İki günlük yolculuğun sonunda ikindi vakti karargâha vardık. Geldiğimiz yer büyük bir çiftlikten bozmaydı. Girişte bizi bir er karşıladı, askere yazılmaya geldiğimizi söyleyince bizi arazinin girişindeki büyük çiftlik evine götürdü. Orada teker teker isimlerimizi yazdırdık.
“Yakup oğlu Mustafa”
“Ahmet oğlu Hasan”
“İsmet oğlu Mehmet”
“İsmet oğlu Fuat”
Artık biz de 11. tümenin 126. alayında bu kutsal ordunun neferleriydik. Yazı işleri bittikten sonra asker bizi çadırlara götürdü. Karargâhın bir kısmında silah kullanmayı bilmeyen yeni yetme erler atış yapmayı öğreniyordu. Diğer askerlerin bazısı küçük bir tastan yemek yiyor, bazıları da çadırların önünde sohbet ediyordu. Aralarından geçerek kalacağımız çadıra ulaştık. İçeri girdik, yere serilmiş yataklardan birinde orta yaşlı bir çavuş oturuyordu. Biz içeri girince elindeki küçük defteri bıraktı ve ayağa kalktı. Sakince hepimizi teker teker süzdü. İddialı bakışlarında harp meydanlarında geçen yılların getirdiği fırtınalı sükûnet vardı:
“Hoş geldiniz yiğitler. Ben Bekir Çavuş.”
Orta boylu zayıf bir adamdı. Koyu renk saçları genç yaşına rağmen seyrelmiş, beyaz teni Anadolu’nun merhametsiz güneşinde kavrulmuştu.


Çadıra yerleşip karnımızı bir tas çorbayla doyurduğumuzda hava çoktan kararmış, askerlerin çoğu çadırlarına çekilmişti. Çadırımızın içinde beş küçük yer yatağı, bir gaz lambası ve bize yeni tahsis edilen silahlarımız dışında bir şey yoktu. Yatağa uzandım. Hasan, Mehmet ve Fuat yorgunluğa yenik düşüp uykuya dalmıştı. Benim de kollarım, bacaklarım ağrıyor; göz kapaklarım günlerce süren yolun yorgunluğunu taşımaktan bitkin düşmüş, yanıyordu.
Buna rağmen bir türlü uykuya dalamıyordum. Bilinmezliğin sunduğu ürkek bir his etrafımı sarmış, uykuya yer bırakmıyordu. Bazen aklıma Zehra geliyor, içimi anlık bir sükûnet ve huzur kaplıyor; fakat düşündükçe hayal dünyasında kalmak zorlaşıyor, gerçekler yüreğime bir ok gibi saplanıyor, canımı acıtıyordu.


Saatler geçmiş, örtünün altında soğuktan ve düşüncelerimden kaçmak için bir sağa bir sola dönmekten yorulmuştum. Ani bir kararla örtüyü üstümden attım ve omzuma doladım. Gece vakti aralık ayazının yüzüme çarpması belki de beni kendime getirirdi. Çadırın dışında, Bekir Çavuş elinde bir kitap, ateşin başında oturmuştu. Karşısına oturdum. Bir süre varlığımdan habersiz, dizine dayadığı eski, deri kaplamalı kitabı okumayı sürdürdü. Gökyüzünü seyretmeye koyuldum. Yıldızlar bu gece daha parlak, gökyüzü daha güzeldi. Şehit olma düşüncesi istemsizce hayatımın değerini gözümde yüceltiyordu. Bu düşünceye sahip olmak beni fevkalade utandırıyor, kendimi bu kutsal davaya layık göremiyordum.
Bekir Çavuş beni fark edince kitabını kaldırdı:

“Hayırdır, uyku mu tutmadı?”
“Öyle…”
“İlk gün tabidir. Yıllardır bu savaş alanlarında çarpışırım. Önce Çanakkale sonra Filistin, şimdi de buradayız. Hatıralarım geceleri uykumu kaçırır. Yıllar geçse de savaşın acılarına bir türlü alışamıyor, gördüğün vahşeti unutamıyorsun. Ha, estağfurullah… Sakın yanlış anlama, şikayetçi değilim. Söz konusu vatansa canımız feda.”
Kısa süre önce tanıdığım bu adamın sözlerinde daha önce hiç görmediğim bir cesarete şahit olmuştum. “Yunan geliyor diyorlar.”
“Geliyor ya, Bursa’dan iki tümenle geliyorlarmış. 24. tümenle birlikte ilk savunma hattı biziz. Yakında emir gelir. Allah’ın izniyle geçit vermeyeceğiz Yunan’a.”


Ocak ayının başında haberi aldık, Yunanlılar harekete geçmişti. Biz de kazdığımız siperlerde büyük bir heyecanla bekliyorduk. Yerde yarım metre kar vardı. Ayağımızdaki çarıklar gün boyu sırılsıklam oluyor, ayaklarımız soğuktan uyuşuyordu. Kar yağdıkça siperlerden karı temizlemeye çalışıyorduk. Sadece düşmana değil, havaya karşı da büyük bir mücadele veriyorduk. Gündüzleri görevlerimizle ilgileniyor, akşam vakitleri ise bir ateşin etrafında Mehmet, Fuat ve Hasan’la sohbet ediyorduk. Mehmet ve Fuat bazen bize yetimhane anılarını anlatır, ben de merakla onları dinlerdim. Hasan ise kendinden beklenmeyen bir sükunetle eski bir deftere yazılar yazar, sayfayı doldurunca da kâğıdı katlayıp göğüs cebine yerleştirirdi.


6 Ocak sabahı Yunanlılar iki tümenle Eskişehir’i ele geçirmek üzere taarruza geçtiler. Emri aldığımızda siperlerde bir hareketlenme başladı. Herkes alelacele yanındakilerle konuşuyor, helallikler alınıyordu. Sanki gerçeklikten tamamen kopmuş bir anın içindeydik. Bu kısacık anda bütün askerlerin duygularına bizzat şahit oluyordum. Herkesin acıları, fedakarlıkları, özlemi ve cesareti gözümün önünden geçiyor ve adeta bünyeme dahil oluyordu.
Silahların başına geçtik ve ilk kurşunun atılmasıyla iki taraf arasında amansız bir mücadele başladı. Kurşunlar havada uçuşuyor; dakikalar geçtikçe başka bir askerin daha acı feryadını işitiyordum. Siperlerden kafamı uzatmış düşmana ateş ediyor ama bunca hengamenin içinde dikkatimi toparlamakta zorlanıyordum. Etrafıma bakıyor, yerde şehitleri ve kıvranan yaralıları görüyordum. Kurşun sesleri ise gerçekliğin daimî hatırlatıcısıydı, yanı başımdan geçtiklerini hissediyor, ölümün bu kadar yakınımda olması bana delice bir korku veriyordu.


Görevimiz Ankara’dan yola çıkan 4. tümen gelene kadar oyalama muharebeleri yaparak doğuya çekilmekti. Birkaç günlük çatışmaların sonunda, bütün alay bitkin düşmüştü. Hasan, Mehmet ve Fuat şevklerinden hiçbir şey kaybetmemiş, sabırsızlıkla tekrar çarpışmayı bekliyorlardı. Hasan’da bir farklılık seziyordum. İstanbul’daki dertli hâlinden sıyrılmış; karargâha geldiğimizden beri canlanmıştı. Ben ise kurşun sesleri kesildiği anda birden sersemlemiştim. Etrafımda olan biten her şey bir rüya gibiydi. “İstiklâl” bir düşünceydi benim için, ulaşmaya çalıştığımız bir idealdi. Aklımda bu fikir bir türlü somutlaşamıyor, hayatımdaki çoğu şey gibi duygu yükleyemiyordum. Duygu benim için somutlaşmalıydı. Tıpkı aşk gibi. Zehra’yı düşündüğümde dahi kalbim deli gibi atar, ruhum bedenime sığmaz olurdu. Öyleyse vatan sevgisinin de üstümde bir tezahürü olmalıydı değil mi?


9 Ocak akşamı İnegöl’ün güney doğusundaki Bozüyük’e çekildik. 24. Tümen, Söğüt üzerinden çekilmiş, düşmana karşı Bozüyük’te yalnız kalmıştık. Burada düşmanın ağır taarruzuna karşılık vermeye çalışıyor ama içten içe üstün kuvvetlerinin karşısında uzun süre dayanamayacağımızı biliyorduk. Umudumuzu besleyebilecek hiçbir şey yoktu. Buna rağmen savunmadaki şevk hiç sönmemişti. Çatışma esnasında gözüm Hasan’a takıldı; cesareti ve heyecanıyla herkesten ayrılıyordu. Sonra bir anlığına kurşun sesleri kesildi, etrafımı anlamlandıramadığım bir sükûnet kapladı. Hasan, sessizlik devam edince olan biteni anlamak için silahını bırakıp siperlerden kafasını uzattı. Kafamı sakladığım yerden görebiliyordum onu. Birden ince fakat keskin, ıslık gibi bir ses işittim. Aynı anda da göğsümde bir sıkışma. Endişeyle kafamı çevirdiğimde gördüğüm manzarayla birlikte etrafımdaki dünya dönmeye, kulaklarım uğuldamaya başladı. Hasan; vurulmuş, bembeyaz karın arasında gül rengi kanlar içinde yatıyordu. Silahımı fırlattım ve ismini haykırarak yanına koştum. Ona ulaşamadım. Kulaklarımı sağır eden bir sesten ve Hasan’ın iri yeşil gözlerinden başka bir şey hatırlamıyorum.


Gözlerimi yataklarla dolu bir geniş bir odada açtım. Uzun, beyaz elbiseli kadınlar telaşla koşturuyor, odanın farklı yerlerinden inleme sesleri geliyordu. Yatağın demir kenarlıklarından tutunarak doğrulmaya çalıştım, fakat ağırlığımı kollarıma vermemle sağ omzumda başlayan bir acının vücuduma yayılması bir oldu. Omzum beyaz bir sargıyla sıkıca sarılmıştı. Başım dönüyordu. Karşıdan yatağıma bir adam yaklaşıyordu. Yeteri kadar yakınlaştığında karşımdaki adamın Bekir Çavuş olduğunu anladım. Yatağımın kenarındaki sandalyeye oturdu, büyük gözleri yuvalarına çekilmiş, ufalmış; belli ki çok yorgundu:
“Uyandın demek, Eskişehir’deyiz. Çok şükür şarapnel parçaları sadece omzuna isabet etmiş”
Konuşacak mecalim yoktu, gözlerimi kapattım. Aniden hatıralarım geri gelmeye başladı.
“Hasan… Hasan nasıl!”
Hasan’ın ismini duyunca Bekir Çavuş’un gözlerinin feri söndü.
“Hasan’ı şehit verdik Mustafa”
Bekir Çavuş cümlesini tamamladığı anda kalbimden başlayarak bütün bedenim yanmaya başladı. Haykırmak, acımı kaburgalarımın arasından kurtarmak istiyordum ama nafile, donakalmıştım. Beynimdeki uğultuların arasından Bekir Çavuş’un bana seslendiğini işittim. Yavaşça kafamı kaldırdım, elindeki katlanmış kâğıt parçasını bana uzatıyordu:
“Mustafa yiğidim, bunu Hasan’ın cebinde bulduk.”
Kâğıt, kana bulanmıştı. Açmaya çalıştım ama ellerim yaprak gibi titriyordu. Parmaklarım kurumuş bir dal gibi hissizleşmişti. Acımı dışa vurmak istiyor ama bir türlü başaramıyordum. Hıçkırarak ellerimdeki kâğıda öylece baktım. Birkaç dakika sonra bütün gücümü toplayarak kâğıdı açtım ve okumaya başladım. Bir mektuptu, kardeşime yazılmıştı:


“Sevgilim, Leyla;
Ayrıldığımızdan beridir hasretin kor bir alev gibi yakıyor yüreğimi. Biliyorum, seni bıraktığım için kırgınsın bana. Lakin lütfen beni bağışla, vatana olan aşkım en az sana duyduğum sevda kadar yüreğimi dağlıyor. Burada, büyük bir meçhuliyetin içindeyiz ve bizi ayakta tutan yegâne şey, vatanın istikbaline olan umudumuz.”
Kan, kâğıda o kadar işlemişti ki yazıyı okumakta güçlük çekiyordum.
“…Bu belirsizlikte umudu muhafaza etmek zor, ama seninle bezenmiş hatıralarım en zor anlarda bile geleceğe olan inancımı güçlendiriyor. Burada mutluyum. Her daim yerimizi aradığımız, amaçlarımızı sorguladığımız ve kendimizden şüphe ettiğimiz bu dünyada; uğruna canımdan bile vazgeçebileceğim bir sevdanın varlığı hayatımı anlamlı kılıyor ve karşıma çıkan zorlukları yenmeme yardımcı oluyor. Bu satırları sana İnegöl’deki siperlerden yazıyorum. Hava çok soğuk, üstümüz ince. Ayaz içimize işliyor. Yunan, birkaç güne taarruza geçecek diyorlar. Kim bilir, belki bu hürriyet sevdam aramıza girer, o İstanbul kadar güzel gözlerini bir daha görmek bana nasip olmazsa affet beni Leyla. Unutma; ne olursa olsun, sana olan aşkım payidar olacaktır.
Allah’a emanet ol.
Hasan.”
Mektubu okumayı bitirdiğimde gözlerim dolmuş, yanaklarım nemlenmişti. Elimle yanaklarımı sildim. İçimde bir yerlerde bir yangın, bir deprem, bir isyan başlamış; Hasan’ın yazdığı satırlar ruhumu ele geçirmişti.


İleriki günlerde hastaneden taburcu olmuş, kolum askıya alınmış ve karargâha dönmüştüm. Eskişehir’deki bu karargâhta 11., 24. ve 61. tümenler bulunuyordu. Hava şubat ayının ortalarına doğru az da olsa ılımaya başlamıştı. Erkenden kalkıyor, bütün gün karargâhta bize verilen görevlerle uğraşıyordum. Kendimi meşgul etmek için bana verilen görevlerin neredeyse iki katını yapıyor ve bir dakikamı dahi boş geçirmiyordum. Güneş batmaya başladığında ise her şeyi bırakıyor ve bu kısa sürede düşüncelerimden kaçma gereği duymuyordum; çünkü bu lahzada hatıralar sandığını açıp içindekileri doya doya içime çekme fırsatı buluyordum. Sonra da yemeğimi yiyor ve uykum gelene kadar Mehmet ve Fuat’la birlikte ateşin başında oturuyor, sessizce onları dinliyordum. Benimsediğim bu ağır ve değişmez düzen beni oyalıyor ve yüzleşmekten korktuğum gerçeklerden uzak tutuyordu. Bu şekilde günler, haftalar geçirdim.


Mart ayının başlarında bir akşam, ateşin başına geldiğimde Mehmet ve Fuat yoklardı. Tek başıma oturdum. Önümdeki alevleri seyre dalmışken, pusuda bekleyen düşünceler dört bir yandan etrafımı sardı. Haftalar sonrasında ilk defa, kaçtığım gerçekler beni orada kıskıvrak yakalamıştı. Hasan’ın yüzü gözümün önünden gitmiyor ve kaçmaya uğraştıkça kanlar içindeki hâli hafızama daha çok kazınıyordu. Bu düşüncelerle boğuştuğum sırada sol omzumda bir el hissettim. Kafamı kaldırdığımda ateşin hafif ışığında Bekir Çavuş’un yüzünü seçebildim. Karşıma, ateşin hemen öte tarafına oturdu:
“Mustafa, yiğidim, ıstırabının farkındayım. Bir kardeşi kaybetmenin nasıl bir acı olduğunu iyi bilirim. Kaç zamandır görüyorum seni, bundan kaçmak için kendini paraladığın ortada. Ama bu elemden böyle kurtulamazsın.”
Düşüncelerim kafama üşüşmeye başladı: “Bunların hiçbirine anlam veremiyorum çavuşum. Hayatının baharında Hasan gibi niceleri bir umudun peşinden vatan uğruna canlarını veriyor. Kendilerini feda ettikleri bu topraklar, kurtulsa bile gün gelecek onları unutacak. Geriye sadece acıları asla dinmeyen sevdikleri kalacak. Peki ya hiç kimsesi olmayanlar? Hasan gibi yeryüzünde arkasından ağlayacakların sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek olanlar unutulmaya mahkûm mu? Vatan dediğimiz bir avuç toprak nasıl kaldıracak bu kadar elemi?”
Sözlerimi bitirdikten sonra kafasını yerden çevirip bana baktı:
“Vatan bir toprak parçasından mı ibaret Mustafa! Müdafaa ettiğimiz bizim benliğimiz, geçmişimiz, geleceğimiz… Vatan, hiç tanımadığın insanlarıyla bile gönlünün bir olduğu, onlarla aynı umudu paylaştığın yer. Kendini feda edenlerdendir bizim vatan sevdamız. Bizlere bu mücadelede kuvvet veren çektiğimiz bu dayanılmaz acı. Bu şanlı milletin vatanına kurban ettiği her evladından sonra içindeki vatan aşkı sönmez, aksine bir nehir gibi o aşk kabarıp coşar. Şehit verdiğimiz Hasanlar kalbimizdeki vatan aşkının içinde ölümsüzleşir. Bu yüzden vatan sağ olsun deriz. Sağ olsun ki feda ettiklerimiz bu ruhun içinde sonsuza kadar yaşasın”
Bekir Çavuş’un sözlerini bir süre sindirmeye çalıştım. Bir mücadeleyi anlamlı kılan uğrunda feda ettiklerimizdi. Çektiğimiz acılardı. Sonunda gözlerimi açıp etrafıma baktığımda gördüklerim hakikatin ta kendisiydi. Ruhuma ağırlık veren her şeyin, birer birer benden uzaklaştığını hissediyordum. Bu, nazlı bir gelin gibi dalgalanan sancak, bu gök, bu ay, bu yıldız şimdi hepsi gelip yüreğimin ta ortasına kurulmuş, yaralarımı usul usul sarıyor; vatan aşkı ılık bir kan gibi damarlarımda şevkle dolaşıyordu.


Uzun süre önce yapmam gerekeni yapmak üzere çadırıma döndüm. Hasan’ın Leyla’ya yazdığı mektubu göndermeye cesaretim olmamıştı. Mektubu muhafaza etmek için getirdiğim romanlardan birinin arasına saklamıştım. Kâğıda işlemiş kan lekeleri yerinde duruyordu, mektubu bu şekilde Leyla’ya gönderip göndermemekte kararsız kalmıştım. Ama herhâlde Hasan’dan kalan son hatırasını -canını ne kadar acıtacağını bilsem de- olduğu gibi ona ulaştırmamak daha fena olurdu.
Gaz lambasının ışığının altına oturup Hasan’ın mektubuyla beraber göndermek için Leyla’ya, Zehra’ya ve anne-babama birer mektup yazdım. Sonra da zarfların içine yerleştirdim ve sabah postaya vermek üzere hepsini tekrar romanımın arasına koydum.


O geceden sonra günler daha hızlı geçmeye başladı. Yunanlıların yeni bir taarruz hazırlığında olduğunu duymuştuk. Bir önceki başarısızlıklarını kabullenememişlerdi. 23 Mart’ta iki misli kuvvetle İnönü mevziine doğru tekrar ileri hareketine geçtiler. Biz de sonraki gün gelen emirle birlikte Eskişehir’den İnönü’ye doğru yola çıktık. Hava yumuşamıştı. Ama bu sefer harici şartlar pek de umurumda değildi. Yol boyunca huzurluydum, bu sefer içimde zerre korku yoktu. Artık, inandıklarım uğruna ölmek gibi şanlı bir yolun yanında, amaçsız bir yaşam çok yalın ve anlamsız kalıyordu. Baktığım her yerde Bekir Çavuş’un bahsettiği ruhu görüyordum. Yolda karşılaştığımız; bize dualar eden yaşlı köylüde, hayretle bizi selamlayan küçük çocuklarda ve neferi olduğum şanlı orduda… O ruh, vefakâr bir dost gibi beni hiç yalnız bırakmıyordu.


24 Mart gecesi İnönü dolaylarına varmıştık. Ateş hattı bulunduğumuz yerden ortalama 15 dakikalık mesafedeydi. Uyumak için pek vaktimiz yoktu, çünkü güneşin doğmasıyla beraber çatışmalar tekrar başlıyordu. Emrinde bulunduğumuz 11. tümen savunma hattının güney tarafına konuşlandırılmıştı. 25 Mart sabahı güneşin doğmasıyla, etrafımızdaki sessizlik düşman topçularının bombardımanıyla bozuldu. Siperlerden kafamızı kaldıramıyorduk. Sağ kolumla tüfeğimi tutmakta zorluk çekiyordum. Atışlarım bir türlü isabetli gitmiyordu. Vatanın bu denli savunmaya muhtaç olduğu bir zamanda attığım kurşunun bir işe yaramaması beni kahrediyordu.


Çatışmalar öylesine yoğundu ki etrafımıza düşen şarapnellerin dumanları arasından neredeyse hiçbir şey göremiyorduk. Makineli tüfeklerin sürekli ve ahenkli atışları etrafa dehşet saçıyordu. Bu sefer korku kalbimde barınamıyordu. Bu memlekete duyduğum karşılıksız aşk beni onun yolunda divane etmişti. Damarlarımdan akan kan, kalbimde yanan ateşle kavruluyordu. Deli bir cesaret vardı üstümde. Canımı ortaya atarken en ufak bir tereddüt dahi duymuyordum.


29 Mart, savaşın geceli gündüzlü süren kanlı ve buhranlı günlerinden biriydi. Uyku nedir unutmuştuk. Düşman kuvvetlerinin ağır taarruzu karşısında umudumuzu korumak zordu. Ama bu cehennemden hallice durumumuzda dahi Türk ordusu akıllara durgunluk veren bir direniş sergiliyordu. Aynı günün öğle saatlerinde Yunanlılar bizi sol tarafımızdan çevirmiş, cepheyi geriye taşımaya mecbur bırakmıştı. Çekilmemizle bir süreliğine ateş hattından uzaklaşmıştık. Sıcak çatışmadan uzaklaşmamızla yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Karnıma günlerdir doğru dürüst bir şey girmemişti. Etrafımdan kopup kendime odaklandığımda bayılacak gibi oluyordum. Biraz dinlenmek umuduyla dağıtılan ekmek parçasını alıp bir ağacın kenarına oturdum. Kendimi bırakmamla ne olduğunu anlamadan uykuya daldım.


Uyandığımda hava kararmıştı. Duyduğuma göre düşman kuvvetlerinin ilerleyişi 5. Kafkas Tümeni’nin karşı taarruzuyla durdurulmuştu. Bulunduğumuz tepeden İnönü sırtlarını görebiliyordum. Yüzlerce şehidin kanını topraklarına kattığı bu kutlu coğrafya, bir milletin davasını omuzlarında taşıyordu. İlk günler umutsuzluğun had safhada olduğu bu meydanlarda, bir haftadır süregelen kanlı muharebelerin sonunda düşman kuvvetleri 30 Mart günü çekilmeye başlamıştı. Dün kan ağlayan bu topraklarda bugün Türk ordusunun şanlı zaferi kutlanıyordu. İşte, gerçek zafer yalnız buydu. Vatanın her karışını kanlarıyla sulamış, tufan gibi üstüne çöken acıya rağmen sel gibi coşan, şimşek gibi çakan kahraman Mehmetçiklerindi gerçek zafer.


Çekildiklerini görebilmek için hepimiz yüksek tepelere çıkmıştık. Güneş doğmak üzereydi. Bulutlar, kanını bu topraklara katanların anısına kızıla boyanmıştı. İnönü meydanları ise geçirdiği kasırgadan sonra nazlı nazlı aydınlanıyordu. Meydan, kendini vatan için siper etmiş Mehmetçiklerle doluydu. Sanki alınlarından kutlu bir ışık sızıp göğü aydınlatmaya başlamıştı. Karşımdaki manzaraya baktıkça içim ince ince titriyordu. Etrafa bir sessizlik hâkimdi, derken ince bir yağmur başladı ve gittikçe şiddetlendi. Kimse kıpırdamıyordu. Yağmur, sadece yeryüzünü değil kalplerimizi de yıkıyordu. Yüreğimi sonsuz bir umut kaplamıştı. Her bir karışı mukaddes olan bu vatan için can veren şehitlerimize borcumu ödemeliydim.
Karşı tepede dalgalanan sancağın üstüne yemin ettim: “Aldığım her nefeste, attığım her adımda şehitlerin kanıyla bir gül bahçesine dönüşmüş bu vatan toprağında ona uzanan her kirli ele canımla siper olacağıma; ömrümün sonuna kadar vatanıma hizmet edeceğime, onu yücelteceğime ve her daim canımdan öte seveceğime ant içerim.”
Karşı ki tepede güneş yepyeni bir güne doğuyordu. Aşk, o sabah tepenin üstünde bünyemi ele geçirmişti. Aradığım huzuru nihayet bulmuştum. Gözümü uçsuz bucaksız vatan toprağına diktim. Artık acı hissetmiyordum.

Yorum bırakın